19 Şubat 2019 Salı

ANTALYA TURİZMİNE BİR ZAMANLAR SÖYLENENLER.😊

Antalya’da, yeni bir yıl ile birlikte yeni bir turizm sezonunun hazırlıklarına başlandı… Herkes, Dünyanın en güzel şehirlerinden birisi olan Antalya’yı nasıl daha iyi yerlere taşırız, daha iyi tanıtırız çabasıyla tek yürek olmuş durumda… Kentimizle ilgili olumsuz olabilecek her yoruma anında gardımızı alıp, cevaplar veriyoruz…
En son, 30 Kasım 2018 tarihinde Sözcü gazetesinde Deniz ZEYREK, Antalya’yı Barcelona ile kıyaslayıp, “Antalya Neden Barcelona Olamıyor?” başlığıyla yazdığı yazıda, Antalya’nın hikayesinin eksik olduğunu iddia ederek hikayeniz varsa markanız, markanız varsa müşteriniz olur, hikayeniz yoksa markanız ölür demişti…
Ne güzel ki, Antalyalılar sosyal medyada ayaklandı… Akdeniz Üniversitesinden Prof. Dr. Nevzat ÇEVİK, “Üstüne Işık Dökülen Şehir Efsanesi: Antalya” başlıklı yazısıyla Antalya’nın ne kadar zengin bir hikayesi olduğunu anlattı herkese…

Bu süreç bana 1961 yılı Antalya gazetelerinde okuduğum bir haberi anımsattı… Haber, Cumhuriyet gazetesi yazarlarından Cevat Fehmi BAŞKUT’un yazdığı bir köşe yazısı üzerine Yeni Sabah gazetesi yazarlarından Sabri Esat SİYAVUŞGİL’in yazdığı bir köşe yazısı ve Antalyalıların tepkisi hakkındaydı…

Aslında 1961 yılındaki haberle ilgili yazımı Deniz ZEYREK’in köşe yazısı ve Nevzat Hocanın Antalya hikayesinden hemen sonra yazacaktım ama bilgiye ulaşmam biraz zor oldu😊

Antalya gazetelerinden o dönem ki Antalyalıların tepkilerini takip edebiliyordum ama bana esas bu tepkiye neden olan Cevat Fehmi BAŞKUT’un köşe yazısı ile Sabri Esat SİYAVUŞGİL’in köşe yazısı gerekiyordu…

Cumhuriyet gazetesinin eski sayılarına internetten abonelikle ulaşılabiliyor… Prof. Dr. Hüseyin Sabri ALANYALI hocam, Cevat Fehmi BAŞKUT’un yazısının olduğu 3 Haziran 1961 tarihli gazeteyi bana hemen gönderse de Yeni Sabah gazetesinin 1961 yılı sayılarını bulmak o kadar zordu ki... İnternette gazetenin sadece 1950 yılına ait sayıları var, sonrası ise sadece TBMM kütüphanesinde...

İnsanı zengin kılan şey bence sahip olduğu dostları… Pisidia ekibinden bir kese kurdu😊olan Işılay isteğimi saçma bulmadı, üşenmedi ve benim için TBMM kütüphanesinden randevular alıp, dia görüntülerinden Sabri Esat SİYAVUŞGİL’in 5 Haziran 1961 tarihli köşe yazısının fotoğraflarını çekerek bana ulaştırdı…
Artık hikayeyi paylaşmak için her şey hazırdı😊

Hikayenin karakterlerinden ilki olan Cevat Fehmi BAŞKUT, 1905-1971 yılları arasında yaşamış, gazeteci ve yazar. Özellikle de tiyatro yazarı. Son saat, Son Posta, Cumhuriyet gazetelerinde çalışmış... kitapları ve tiyatro oyunlarından bazıları sinemaya uyarlanmış…
Diğer karakterimiz Sabri Esat SİYAVUŞGİL, 1907-1968 yılları arasında yaşamış, Fransa’da felsefe okumuş, psikolojideki çalışmalarıyla profesör olmuş, Türk Psikiyatri Cemiyeti başkanlığı yapmış, yaşamı boyunca şiir ve edebiyatla ilgilenmiş bir akademisyen, şair ve yazar. Edebiyatta yedi meşaleciler hareketini başlatan ekibin içerisinde yer almış, Ulus, Yeni Sabah ve Haber gazetelerinde köşe yazarlığı yapmış. Birçok şiiri ve çevirileri var… 
1959 yılında, Türk Folklor Araştırmaları dergisinde, Karagöz ile ilgili yazdığı “Karagöz Elden Gidiyor Mu?” başlıklı yazısında geçen; “…Yunanlı dostlarımız Paris’teki Milletlerarası Tiyatro Festivaline bizim Karagöz ile gidiyorlarmış, giderler. Karagöz’e Yunan icadı diyorlarmış, derler. Çünkü yemeyenin malını yerler. Kızmaya, söylenmeye hiç hakkımız yok. Karagöz bizim tapulu malımızdır ama kıymetini bildik mi, garp dünyasında üç beş bilim adamından başkasına Karagöz’ün bizim malımız olduğunu iyice anlatabildik mi? Hayır. O halde ne diye dövünüyoruz? Yemeyenin malını yerler, malına sahip olmayanın elinden bir punduna getirip tapusunu bile alırlar……….Karagöz’ü diriltmeye tek adamın gücü yetmez. Dirilmese sanki ne olacak demeyin. Böyle düşündünüz mü, bugün Karagöz, yarın dil, öbür gün tarih ve Edebiyat, hâsılı milli kültür namına elde ne varsa hepsi kayıplara karışır ve bizler de Dıral Dedenin düdüğü gibi ortada kalırız. Başka memleketler, kültür dağarcıklarına bir yerine dokuz düğüm vururlarken, bizim böylesine hovardalığa kalkmamızı ne tarih, ne de yarınki Türkiye affeder….” sözleri bugüne ders verir nitelikte...

SİYAVUŞGİL’i Antalya için özel kılansa ilkokulu Antalya’da, zamanın Ambarlı mektebi, sonrasının Atatürk İlkokulunda, İbrahim KONUK’la birlikte okumuş ve bunu yıllar sonra gazetedeki köşe yazısına taşımış olması...
Hikayenin başrolünde ise öyle bir hanımefendi var ki👧okuyunca anlaşılacaktır, yalan yanlış söylemleriyle ortalığı birbirine katıyor...😊

Bir kadın olarak, kadınların neler yapabileceğinin farkındayım ama Avrupa görmüş! bu hanımefendi çok fena...😲 O dönemin saygın görülen bir gazetecisini nasıl da etkilemiş, anlaşılır gibi değil 😊

Hanımefendiyi tanımasam da, anlattıklarını, ona karşı anlatılanları, dolayısıyla hikayeyi 1960'ların Antalya'sı ile hayal edebiliyorum...

Hikaye, hayatının bir kısmını Avrupa’da geçirmiş, orta yaşlı bir hanımın, kadın arkadaşlarıyla birlikte yaptığı Antalya seyahatinden dönüşte, güya yaşadıklarını!. yana yakıla Cevat Fehmi BAŞKUT’a anlatması ve onunda, bu izlenimleri 03 HAZİRAN 1961 tarihli CUMHURİYET Gazetesinde, “HEM NALINA HEM MIHINA” isimli köşesine, “TÜRKİYE’YE GELMEYİN!”  başlığı ile taşımasıyla başlıyor…
Yazı şöyle…;

Hayatının bir kısmını Avrupa’da geçirmiş, yani çok gezip çok görmüş orta yaşlı bir hanım, kadınlardan mürekkep bir dost kafilesi içinde yaptığı Antalya seyahatinden dönüşte yana yakıla anlattı:

“Yollar doğrusu pek güzeldi. Otomobil yolculuğu hiçbirimizi sarsmamıştı. Bir akşam vakti şehre girdik. İçimizde daha önce buraya gelmiş olan yoktu. Acaba kimden malumat alacak, otelleri nasıl bulacaktık?
Herkes yolu başka türlü tarif ediyor ve biz şehrin göbeğinde araba ile geniş kavisler çizip duruyorduk. Nihayet bir saat sonra arzumuza kavuştuk. Bulduğumuz otelde katip bizden adam başına 30 lira istedi. Derken pazarlığa başladı ve sonunda 2,5 liraya razı oldu. Otelin lokantası yoktu. Başka yerde yemek yedik. Yemekler kötü, fakat lokantacının muamelesi daha kötü idi. Diğer günlerde gittiğimiz başka lokantalarda bu kötülük büsbütün artarak, mesela Alanya’da bizlerle “Siz İstanbullular” diye adeta istihzaya kadar vardı.
Ertesi sabah şehirde bir gezinti yapalım dedik. Malum ya turist idik. Rahatlığı yüzünden kafilemizdeki birçok kadınlar pantolon giymişlerdi. Şehirde dolaşırken bir de arkamıza baktık ki peşimize yüzlerce delikanlı takılmış ve bu yekun dakikadan dakikaya artmakta… Yolumuzu değiştirdik, hızlı yürüdük, yavaşladık, fakat takibin önüne geçemedik. Nihayet ben sinirlendim, arkama dönüp yollarımızın aynı olup olmadığını sordum.
Öğleden sonra bir kumsalda denize girdik. İnanır mısınız kuş uçmaz, kervan geçmez bir yerdeki bu kumsalın etrafı birkaç dakika içinde yüzlerce erkek ile çevrildi. Sonradan öğrendiğimize göre herkes arkadaşına haber vermiş, tanıdıklarını davet etmiş ve böylece cümbür cemaat gelmişler. Tabii rahat edemedik. Alelacele giyinip otelimize döndük. Bir başka gün Emniyetle alakalı makamların bizim rahat etmemiz için burada elleri taş parçaları ile dolu polis memurlarından mürekkep bir kordon teşkil ettiklerini öğrendik.

Hülasa, Antalya’yı ziyaretimiz bu şartlar içinde geçti. Ama bilseniz o çağlayanlar, o kumsallar, o tarihi harabeler ne güzeldi!”
Bunları ve buna benzer şeyleri duyduktan sonra bizim turizm propagandasında yanlış yol tuttuğumuzu bir kere daha anlıyoruz. Bu fena şartlar ve burada anlatmadığımız diğerleri düzelinceye kadar yabancı turistlere (Türkiye’ye gelin) değil, (Gelmeyin!) dememiz lazım.

Yazıyı okuyunca, Zeynep DEĞİRMENCİOĞLU’nun 1970’lerde Antalya’da geçen “Macera Yolu” isimli filminden kareler aklıma gelmişti… Çünkü yazıda yazılanlar, olsa olsa bir film senaryosu olabilirdi ancak…
BAŞKUT’un yazısı, hemen hemen aynı tarihlerde Antalya’da bulunmuş olan SİYAVUŞGİL’in öfkelenmesine neden oluyor ve bu yazıya, 05 HAZİRAN 1961 tarihli YENİ SABAH Gazetesindeki, “SABAH PENCERESİNDEN” isimli köşesinde, “HANIMEFENDİ HALTETMİŞ!” başlıklı yazı ile cevap veriyor…
SİYAVUŞGİL’in yazısı da şöyle;

Geçen gün bir gazetede okudum. Güya hayatının bir kısmını Avrupa’da geçirmiş, orta yaşlı bir hanım, kadın dostlarıyla birlikte geçenlerde Antalya’ya gitmiş, dönüşte Antalyalıları kötülemek için öyle şeyler uyduruyor ki, insanın hayretten küçük dilini yutası geliyor. 
Ben de hemen hemen aynı tarihte orada olmasaydım, Hanımefendinin anlattıklarını yine ciddiye almazdım ama nede olsa, içime bir şüphe girerdi. Bereket versin ki, orada idim, tam bir hafta şehri ve insanlarını durmamacasına, her bakımdan gözden geçirdim ve neticede Hanımefendinin Antalya diye yanlışlıkla başka bir yere gittiğine ve intibalarının da oraya ait olması gerektiğine kani oldum.
İddiasına göre hanımefendi, bir akşam üstü otomobille Antalya’ya gelmiş, otel bulmak için şehirde fır dönmüş, kimse kendisine sağlık vermemiş, yol göstermemiş. Bir saatlik bir atlı karınca oyunundan sonra nihayet bir otel bulunmuş, ama onun da katibi, kendisinden yatak başına evvela 20 lira istemiş, pazarlık başlayınca da iki buçuk liraya sulh olmuş.
Yalan! Hem de kuyruklusu. Evvela böyle bir yolculuğa çıkan, gün görmüş turist, Basın-Yayın ve Turizm Dairemizin çıkardığı Türkiye oteller rehberi adındaki broşürü tedarik eder. Buradan hem otellerin isimlerini ve vasıflarını, hem de oda ücretlerini öğrenir. Bu bir.
İkincisi, Antalya’da gençlerin kurduğu bir turizm derneği vardır. Ben bu dernek mensubu gayretli gençlerin turistlere nasıl yardım ettiğini gözlerimle gördüm. Daha otomobille şehre girerken sağlı, sollu tabelalarla, icabında kendilerine müracaat etmelerini turistlerden rica ederler. Şehrin belli başlı semtlerinde şubeleri bulunur. Hatta, Antalya’nın en büyük meydanı olan Kapıağzında yaya kaldırımına bir masa koyup, geç vakitlere kadar turistlere yol gösteren üç kişilik bir mihmandar gurubuyla uzun uzadıya konuştum bile.
Antalya’nın otelcisi de, lokantacısı da, garsonu da, arabacısı da tok gözlüdür. İki buçuk liralık odaya 20 lira isteyen otel katibi hikayesine değil Antalya’nın, Akdeniz’in bütün balıkları kahkaha ile güler.
Antalyalı turiste alışıktır. Hanımefendinin iddia ettiği gibi, pantolonla gezen yabancı hanımların peşine takılmaz. Meğer ki böylesi, cinsi cazibeden ziyade, insanı hayrete düşürecek, kahkahadan yerlere yatıracak bir maskaralıkta olsun. İki karış boyunda, yusyuvarlak, mehabetli poposunu on dört santimetrelik ökçeler üzerinde fıçı yuvarlar gibi gezdiren, yüz göz makyaj içinde, eskittiği elli beş baharın ancak kırkını itiraf eden Hanımefendiyi, değil Antalya’da, Nice’de bile herkes merak, hayret ve alayla seyreder. 

Eh, ne yapalım, o kafir pantolon da, sülün gibi delikanlı vücutlu genç hanımlara yakışıyor, öbürlerini sirk palyaçosuna çeviriyor. Kişi noksanını bilmek kadar irfan olmaz!.
Antalya plajlarında, Hanımefendinin iddia ettiği gibi, kadın seyretmek için halka olan avare insanlar yoktur. Hele kadın geldi diye hemen kalabalık toplanmaz. Çünkü Antalya’nın gerek Konyaaltı, gerek Lara plajları şehirden bir hayli uzaktır. Antalyalı gençlerin büyük bir kısmı parkın dibindeki kayalıklardan denize girer. Ben o iki plajı da gezdim. Hanımefendi, galiba içinden arzuladığı bir manzarayı hayal etmiş olmalı!
Hanımefendinin iddiasına göre lokantalarda yemekler kötü, lokantacıların muamelesi ise büsbütün berbatmış. Yalan, yine yalan! Bırakalım şunu bunu, fakat dünyanın neresinde bir lokantacı müşterisini kötü muamele ederek kaçırmak ister? Kaldı ki, Antalyalı doğuştan misafirperverdir. Zekası turizmin memleket hesabına ne mühim bir nimet olduğunu kestirecek kadar da işlektir. Antalya’ya akın akın Amerikalı, Alman, İtalyan, Fransız, Yunanlı gelir ve her yıl bu seyyah kafileleri daha da kalabalıklaşır. Fakat kimse, Antalya’da bizi soydular, ırzımıza, hürriyetimize göz diktiler demez.
Herhalde, orta yaşlı hanımefendi, yaş dönümünün gayet buhranlı bir anında, alışık olduğu Avrupa seyahatleri tıkanıp da muztar kalınca Antalya’ya gitmiş olmalı. Ben onun, bu halini bir psikolog olarak pek iyi anlarım ve kusuruna bakmam. Fakat bir numaralı turizm bölgemiz olmaya namzet bir belde ile insanlarının alenen böylesine haksız bir tecavüze uğramasını hazmetmeyecek iyi niyetli ve sağduyulu milyonlarca vatandaş, bu hayali isnatlarla bu feci iftiraları-ki aslında basit bir histeri yalanıdır- herhalde nefretle karşılayacaklardır.

SİYAVUŞGİL, belki psikolog olması nedeniyle hanımefendiyi öyle güzel çözümlüyor, olayı o kadar güzel anlatıyor ki hayran kalmamak elde değil... Üstelik, Antalya'nın gerçek değerini savunarak gerçek payı olmasa bile bu anlatılanların sonuçlarının hangi noktalara gelebileceğine ilişkin tespitlerini çarpıcı cümlelerle ortaya koyması da müthiş bir şey...

Gerçekten de, bir numaralı turizm bölgemiz olmaya aday Antalya ve insanlarının alenen böylesine haksız bir tecavüze uğramasını, iyi niyetli ve sağduyulu Antalyalılar hazmedememiş… BAŞKUT’un yazısı, 8 Haziran 1961’de, Antalya Gazetesinde, Mazlum Emin ADISON ve Mehmet GÜLŞEN’in yazılarıyla kent gündemine taşınmış…
ADISON, BAŞKUT’un gazeteciliğini överek başladığı yazısında, tamamen yalanlarla dolu sözlerin naklini yaptığı için ona sitemlerini iletiyor ve düzeltilmesi istenen şeyin Antalya değil, Türkiye aleyhine propaganda yapan yaşlı hanımın olması gerektiğini belirterek, “Nasıl inandınız bu palavralara???” diye soruyor…
Mehmet GÜLŞEN ise Antalya’nın, tarihi, coğrafi, doğal güzellikleriyle olduğu kadar, kibar, nezih, misafirperver, samimi, cana yakın, memlekete yerli ve yabancı turistlerin gelmesi için büyük gayret gösteren, hakkıyla şöhret yapmış turistik bir il olduğunu, BAŞKUT’un yazısının doğrudan memleketin aleyhine olduğunu belirterek BAŞKUT’u Antalya’ya davet ediyor ve yazılanların yanlışlığını kendisinin görmesini istiyor...
Mazlum Emin ADISON 9 Haziran 1961 tarihli Antalya Gazetesinde, BAŞKUT’un yazısına Yeni Sabah gazetesinde güzel bir cevap verildiğini belirtip SİYAVUŞGİL’in yazısına gönderme yaparak BAŞKUT’a “…emeğiniz boşa gitti ve o meşhur yalancı bayan sizi kötü duruma düşürdü…” diyor…
Ertesi gün tepkiler kente yayılarak büyüyor…10 Haziran 1961 tarihli Antalya Gazetesinde, “İsabetli Medeni Galeyan-Kendini Bilmezlerin Kirli Maksatları Turistik Antalya’ya Leke Süremez!” başlığı altında yer alan ilanlar ise, Antalya’nın önemli sivil toplum kuruluşlarının, her iki köşe yazısına verdiği tepkiyi göstermesi açısından oldukça önemli…
Antalya Ticaret ve Sanayi Odası İdare Heyeti, hem Cumhuriyet Gazetesine, hem Yeni Sabah Gazetesi üstünde SİYAVUŞGİL’e hitaplı ilan metinlerinde; sitemleri, kentin zedelenen haysiyetinin acısını, her sınıf Antalyalının ortak reaksiyonu olarak dile getirilen protestoyu iletirken, samimi ve gerçekleri savunması nedeniyle şükran duygusu ve minnetlerini SİYAVUŞGİL’e sunuyor….
Antalya Lokantacılar ile Otelciler Dernekleri Yönetim Kurullarının ilanı da aynı şekilde… Lokantacısı, Otelcisi, Esnafıyla tüm Antalya’nın, her zaman üstün bir ahlak güzelliği, cömertlik, misafirperverlik örneği olma özelliğini koruduğu ve koruyacağı belirtilerek gerçek dışı iddialar reddedilmiş, Antalya ve Antalyalının hislerini ifadedeki ustalığı nedeniyle SİYAVUŞGİL’e minnetler sunulurken ellerinden öpülmüş😊
Medeni galeyan😊 12 Haziran 1961 tarihinde büyümeye devam edip, Antalya sınırlarını aşmış… Antalya’ya her yıl ailesiyle birlikte turist olarak gelen, İstanbul barosuna kayıtlı Avukat Tarık YUNUSOĞLU, Cevat Fehmi BAŞKUT’a gönderdiği mektubu, Antalya Turizm Derneği Başkanlığına ileterek, çıkan yazının kendilerini ne kadar üzdüğünü belirtmiş…
YUNUSOĞLU, BAŞKUT’a yazdığı mektupta, aynı SİYAVUŞGİL gibi, Antalya hakkında kötü izlenimleri olan hanımefendiye yüklenerek Antalya’nın insanlarını, otellerini, lokantalarını övmüş ve BAŞKUT’un Türkiye’ye gelmeyin sözlerine karşılık, “…Biz sizin kanaatinizde değiliz. Turistlere bilhassa gelmeyin değil, koşa koşa geliniz, Antalyalının misafirperverliğine hayran kalacaksınız diye haykırılması kanaatindeyiz” sözleriyle mektubuna son vermiş…
Habere konu Hanımefendinin, kentte gezerken ve plajdaki rahatsızlığını gençlere bağlaması nedeniyle Antalyalı gençlerin verdiği tepki de aynı tarihli gazetede yer buluyor…
Gençler tepkilerini, “…Biz Antalyalı gençler şimdiye kadar kimsenin peşine düşmedik, düşmeyiz de. Çünkü buna ne karakterimiz, ne sosyal terbiyemiz, ne de milliyetimiz müsaittir. Bizler turiste alışkın gençleriz. O kadar ki; onsekizinde bikini ile dolaşan Fransız dilberlerine, Alman güzellerine kardeş der, İstanbullu hanımefendi gibi yarım asrı aşmışlara da nene gözüyle bakarız…”😊 sözleriyle dile getirirken, Hanımefendinin sözlerini kaleme alma saflığı gösteren yazara, memleket davalarında daha olgun olması gerektiği yönünde ders veriyorlar…
Konuyla ilgili son yazı, 13 Haziran 1961 tarihli gazete de çıkıyor ve Turizm Derneği noktayı koyuyor…
Derneğin yazısından, 27 Mayıs ihtilalinin yıldönümü ve Antalya Festivali nedeniyle 24-29 Mayıs 1961 tarihleri arasında, Antalya gündeminin ve ziyaretçilerinin yoğun olduğu anlaşılıyor… belki de malum hanımefendi ile SİYAVUŞGİL’de bu etkinlikler vesilesiyle Antalya’daydı…
Turizm Derneği doğal olarak; Hanımefendinin çok gezip görmüş, Avrupa’da bulunmuş olduğunun belirtilmesi nedeniyle onun turizm ve turist hakkında fikir sahibi olması, nasıl davranılması gerektiğini bilmesi gerekirken, bunların hiçbirini yapmayıp neden şikayet ettiğini  sorguluyor ve ilk olarak Hanımefendinin şehrin meydanında turlar atmak yerine, Turizm Danışma Bürosuna başvurması gerektiğini belirtiyor…
Derneğin açıklamasına göre, o tarihlerde şehrin iki giriş noktasında ve merkezde sabah 7.00’den gece 24.00’e kadar Danışma Büroları açıkmış ve Türkçe-İngilizce, “Antalya’ya Hoş Geldiniz, 200 Metre İleride Danışma” şeklinde bilgi levhaları varmış… SİYAVUŞGİL de yazısında zaten merkezdeki büroda, gençlerden bilgi aldığını anlatıyordu…
İkinci olarak otel ve lokantalarla ilgili  madem şikayet varsa ve Avrupa görülmüşse eğer, neden ilgililere duyurulmadığı, büyük özveriyle çalışan emniyet yetkilileri için elleri taş parçalarıyla dolu polis memurları denmesi eleştiriliyor…
Üçüncü olarak, Hanımefendi ve bayan arkadaşlarının kent merkezinde pantolonla gezerken ve plajda mayoluyken yaşadıklarına cevap, “.. Antalya her mevsim yerli ve yabancı turistlerin uğradığı bir yerdir. Antalya, caddelerinde yıllardan beri yalnız pantolon değil, şortla gezilen bir diyardır. Konyaaltı ve Lara plajlarında binlerce kişi banyo almaktadır. Bugüne kadar tek bir hadise olmamış ve rahatsız edildiğinden dolayı tek bir şahıs müracaatta bulunmamıştır…” sözleriyle veriliyor…

Derneğin övündüğü en önemli nokta ise, hem Antalya, hem de hanımefendinin ve BAŞKUT'un aksine, aynı tarihlerde Antalya'da bulunan binlerce kişinin yapılan işlerden çok etkilenip, beğeni ve övgülerini iletmeye devam ediyor olması...

İşte böyle... 58 yıl önce bir Hanımefendinin anlatımlarından yola çıkarak, Antalya'nın ve daha büyük çerçevede Türkiye'nin turizm potansiyeline gölge düşürüp, "Türkiye'ye gelmeyin" diyecek kadar konuyu büyüten bir yazı ve onun karşısında kentlerini savunan, savunucularını gönülden destekleyen Antalyalılar... Antalya'nın STK'ları...
Antalya'nın turizmine gönülden inanmış bu kitle, Antalya'nın bugün yılda yaklaşık 13,5 milyon turistle dünyanın sayılı kentleriyle yarışır hale geldiğini,  gelenlerin kente hayran kaldığını, farklı şehirlerden ve ülke dışından birçok kişinin kentlerine çalışmak, yerleşmek için gelip, onu bir Antalyalı kadar sahiplendiğini, yine Antalya'ya gölge düşürecek sözlere izin vermediğini görse neler hissederdi kimbilir??? 


1 Haziran 2018 Cuma

1. PEREC’İN REHBERLİĞİNDE, SCARPA’NIN VE PEHLİVANİDİS’İN İZİNDE ATATÜRK CADDESİ-“DİKKATE DEĞER OLAN ŞEYLERİ GÖRMEYİ BİLİYOR MUYUZ??”

Olgunlaştıkça, romanlardan biraz uzaklaşmaya başladım… araştırma, gezi, sosyoloji kitaplarını daha çok seviyorum…

Hani şu hiç "e" harfi kullanmadan koskoca bir kitap yazan ve Paris şehrini tüketen😊 George Perec’i sevdiğimi yazmıştım daha önce... Perec, mekanı feşmekan anlattığı kitabında “… ben bir şehir insanıyım… şehirlerde doğdum, büyüdüm ve yaşadım… şehre aitim… şehirde evimdeyim…” diyor ve “benim şehrim” olarak kendince Paris’i tarif ediyor…
Benim de Paris’im, kendimi evimde hissettiğim şehir tabii ki Antalya😊 onun Paris’te gezindiği gibi ben de, araba kullanmadan yürüyorum şehrin caddelerinde, sokaklarında… boş kaldıkça, internetten, oradan buradan bulduğum eski fotoğraflarına bakıyorum bilgisayarda, tablette…

Tablette bakmasını daha çok seviyorum… çünkü, netliği olanak verdikçe, fotoğrafları yakınlaştırıp, detaylardaki sırları, hikayeleri görebiliyor, yürüdüğüm, gezdiğim mekanları, geçmişiyle kıyaslayabiliyorum… ama fotoğraflar, eski ve çoğunlukla orijinal olmadığından, düşük çözünürlükleri nedeniyle, tarihleri, insan yüzlerini seçemiyorum bakarken😊

Atatürk caddesine ait, 1930’lu yılların ortalarına ait olduğunu tahmin ettiğim ve daha önce görmeme rağmen, içindeki hikayeyi yeni fark ettiğim fotoğrafı da böylelikle keşfettim…
Daha önceleri, bu fotoğrafa hep, Atatürk caddesi çevresindeki evler, ortasındaki su kanalı ve Antalya Lisesi binaları olarak bakıyordum… ama lisenin yanındaki evlerden birisinin kapısının yarı açık ve bacağının birini dışarı uzatmış, Üçkapılar'ın olduğu tarafa bakan çocuğu, fotoğrafı yaklaştırınca fark ettim ve çok heyecanlandım… kim bilir kimdi bu çocuk??? 
 
 
Bu kadar dikkatli baktığı yerde, yolun lise tarafındaki kısmında yürüyen, sohbet eden insanlar nereden gelip, nereye gidiyordu?? Karşı taraf da yol çalışması mı vardı?? 
  
 
Çocuğun eşiğinde oturduğu bina onun evi miydi?? Kapı üzerinde asılı olan ve her türlü yöntemi denememe rağmen çözemediğim, ama bir kadının betimlendiği resim bir reklam afişi miydi?? Yoksa, çocuğun oturduğu binanın üst katı ev, alt katı dükkan mıydı?? dükkan ise ne dükkanıydı???
     
Bu bina ile Lisenin arasında yer alan binanın cumbasından çıkan bayrak direğine ve kapı üzerindeki, yine okuyamadığım afişe bakıldığında bu bina liseye mi aitti?? Resmi kurumlardan birisi miydi?? Öyleyse hangisiydi??
    
Yani, neredeyse her gün kullandığım bu caddede, geçmişe ait fark etmediğim, bir sürü merak uyandıran soru?? Cevapları bulundukça belki bütünü oluşturacak parçalar…

“Dikkate değer olan şeyleri görmeyi biliyor muyuz?? Hayır bilmiyoruz!..” diyordu Perec… Evet bilmiyordum… bu sokağın tarihini??, niçin yapıldığını???, neye yaradığını???, insanları, arabaları, işyerlerini, dükkanları, kafeleri, hikayeleri... bilmiyordum gerçekten…

O kadar bildiğimi sandığım, ama bilmediğim cevaplar neredeydi peki?? bulmalıydım onları… en azından bulabildiğimi... belki de çoktan bulunmuştu cevapları, birileri yazmıştı bir yerlerde... ama benim cevaplarım, benim yazacağım hikayede olmalıydı... bana göre...

Perec gibi, şehrin bir parçasını, Atatürk caddesini deşifre etmeliydim bende...

Nasıl yapacağımı az çok Doğu Garajından biliyordum… Scarpa yine bana yol gösterebilirdi… hava fotoğrafları da vardı… biraz halihazır harita da… onlara ilave olarak, Atatürk caddesinde bir de Pehlivanidis rehberlik yapacaktı bana… Çünkü o, mübadeleden önceki Antalya’yı anlatmıştı kitabında… ama bunun için yunanca bilmem gerekiyordu… Bunun da çözümü sevgili Işılay ve onun hiç tanışmadığım Yunanlı arkadaşı Leo olabilirdi😊 İtalyanların işgal döneminde yazdığı bir şeyler varsa ve ben de bir şeyler bulursam Michele yardımıma koşardı… İtalyandı, ne de olsa😊Eski Osmanlıca yazılarda da ihtiyaç duyarsam eğer Üniversiteden Mahmut Demir her zaman yardım edeceğini söylüyordu😊

Antalya ile ilgili şeriyye sicilleri ve yüksek lisans, doktora tezleri… kitaplar... makaleler… gazeteler… dergiler de benim işimdi… Keşfe hazırdım o zaman😊

Atatürk Caddesi, Dönerciler çarşısı köşesinden başlayarak Kaleiçi eski yerleşimini çevreleyerek Yenikapı’da, eski Halkevi-Büyükşehir Belediyesi binasının da yer aldığı, Antalya’nın kent müzesine konu olacak, kentin ilk parkı olan Karaalioğlu Parkının miradorunda Akdeniz ve Beydağlarıyla buluşuyor…
Antalya kent merkezinin yoğun kullanıldığı yaya akslarından birisi olan cadde, her daim cıvıl cıvıl... Kaleiçi yerleşimine ulaşımı sağlayan giriş-çıkış noktaları, Hadrianus (Üçkapılar) Kapısı, Dönerciler Çarşısı, Karakaş Camisi, Vakıf İşhanı, Antalya Lisesi, Yenikapı (Gavur) Hamamı, Yenikapı, Tramvay Aksı, birçok cafe, mağaza gibi kent belleğinde yer etmiş imgeler, hep bu cadde üzerinde… 
Yine antik Attalia/Adalia kentinin en önemli imgelerinden olan dış surların ayakta kalabilenlerini ve su kanalını bu caddede görmek mümkün…
Cadde üzerinde yer alan bu kent imgelerinden bazıları 1934 tarihli Antalya haritasında da numaralandırılmış...
Antalya kentinin ilk yerleşim alanı Kaleiçi… kentte, ağırlıklı olarak Müslüman ve Rum, biraz da Ermeni nüfus yaşıyormuş...

Tüm Osmanlı kentleri gibi Antalya kent merkezi de kozmopolitmiş o dönemler... Rumlar, Ermeniler, Museviler, Müslüman halk ile birlikte herhangi bir sorun yaşamadan hayatlarını sürdürüyorlarmış…
Rumlar ve Ermeniler ağırlıklı olarak Balıkpazarı burcundan geçen iç sur hattının doğusunda; Müslümanlar batısında yoğunlaşmışlar… Müslümanların yaşadığı kesimde Rumlar oturmazken, Rumların yaşadığı mahallelerde, Müslüman evleri de yer alıyormuş... Müslümanların, Devlet erkanının Cuma namazlarını kıldığı, Korkut Camii (Cumanun Camii/Kesik Minare) de, Rumların mahallesinde konumlandırılmış...
Osmanlı hakimiyetinden sonra oluşan güvenlik ortamı içinde, sur içindeki nüfus 15. yüzyıl sonlarından itibaren sur dışına taşınmaya başlamış… ilk ayrılan nüfus Müslümanlar olmuş ve surun dışında Kalekapısı çevresine doğru yayılmışlar…
Rum nüfus ise 1800’lerin sonlarına kadar surun içerisinde, kapalı yaşamaya devam etmiş ama nüfusun artması ve sur içindeki mahallelere artık sığmaması nedeniyle, 1800’lerin sonlarına doğru surun dışında Rumlar için yeni yerleşim alanlarına ihtiyaç duyulmuş... Bu süreçte kentte kolera salgını da hakimmiş ve sur dışında, Yenikapı da, bugün Atatürk caddesinin sınırlandırdığı Haşimişcan olarak bilinen, o dönem Rabetiye (Rağbetiye), daha sonra Yeni olarak adlandırılan çevrede bir Rum Mahallesi oluşmaya başlamış…
16 ağustos 1895 tarihinde sur içinde Rumların yaşadığı kısımda çıkan bir yangın yaklaşık 500 ev, Rum Kız Mektebi, Metropolitlik binası, kiliselerin yanmasına neden olmuş ve binlerce kişi evsiz kalmış... yangında ayrıca Cumanun Camii ve minaresinin külah kısmı da yanmış… caminin kalıntıları günümüze kesik minaresiyle birlikte ancak taşınabilmiş...
1800’lerin başlarına ait bir Antalya haritasında, Surlar ayakta ve Üçkapılar dahil olmak üzere, Kaleiçi’ne doğudan girişi sağlayan kapılar kapalı durumda... Haritada, Üçkapılar'ın karşısında, Karakaş Camisi ve çevresindeki birkaç yapı dışında, bugünkü Atatürk Caddesi ve Haşimişcan Mahallesi, Yenikapı tamamen boş ve tarla görünmekte iken, 1892 yılından sonraki Şeriyye sicillerinde Rabetiye Mahallesi, Antalya mahalleleri içerisinde yerini almaya başlamış… yangın sonrasında bu mahallenin gelişimi de hızlanmış...
Böylelikle, Kaleiçi’nde, iç surun güneyi ve dış surun Karakaş Camisine kadar olan doğu kesimi, kiliseleri, hamamı, okullarıyla Rumların çoğunlukta bulunduğu, Ermenilerin ve nadir de olsa Müslümanların yaşadığı bir bölge haline gelmiş…
Scarpa tarafından hazırlanan 1920 tarihli haritalarda, doğusundaki Rabetiye Mahallesi ile birlikte bugün Atatürk Caddesi adıyla anılan cadde belirgin olarak gösteriliyor...
Scarpa, haritasında Atatürk caddesini, çevresiyle birlikte gösterse de, bana caddeyi ev ev anlatan kişi Pehlivanidis’di…

Yorgo Pehlivanidis, Antalya’da doğmuş, yaşamış ve mübadele sonrası 1922 yılında Antalya’dan ayrılmış... buna rağmen kalbinden, zihninden Antalya’yı çıkaramamış… 1961 yılında ailesiyle birlikte Antalya’ya tekrar gelmiş ve 1989 yılında, mübadeleden önceki Antalya’yı hatırladığı kadarıyla anlattığı, “Antalya ve Antalyalılar” adıyla  iki ciltten oluşan bir kitap yayınlamış…
Bu kitapta, Pehlivanidis, kentle ilgili, mahallesiyle ilgili hatırladıklarını anlatırken, Apostolos K. Barbaoğlu’nun çizimleriyle bu anlatımları desteklemiş…

Pehlivanidis’in 1920 yılında Antalya kent merkezinde yaptığı hayali bir gezintiyle bir bütün olan çizimlerden birinde kent merkezi genel hatlarıyla anlatılıyor...
Diğer bir çizim de ise, aynı dönemde Rumların,  yani yazarın kendi ailesinin ve çevresinin yaşadığı Kaleiçi’nin güney kısmı ve Atatürk Caddesi ile Rağbetiye Mahallesi, Yenikapı gösteriliyor... Pehlivanidis, kendi mahallesindeki her bir yapıyı bu çizim üzerinde numaralandırtıp, sahibini ve fonksiyonunu metin olarak anlatmış kitabında…
Bu çizimin, bu kadar detayda Atatürk Caddesi çevresini içeriyor olması, benim için Scarpa haritalarının üzerine geçen bir durumdu…

Her ne kadar Yunanca bilmesem de, koca yol, kuyu önü, Yenikapı gibi belli kelimeleri harita üzerinden çıkarabiliyordum ama haritadaki numaralarla metni karşılaştırabilmem, bilmediğim kelimeleri çözümleyebilmem için Işılay’ın ve arkadaşı Leo’nun yardımına ihtiyacım vardı ve o yardım gecikmeden geldi… isimlerin yazıldığı bu haritayı, artık Türkçe ve kendime göre düzenlemek kalmıştı😊
2. BÖLÜM... PEREC’İN REHBERLİĞİNDE, SCARPA’NIN VE PEHLİVANİDİS’İN İZİNDE ATATÜRK CADDESİ-“CUMHURİYETİN KURUCUSUNUN ADINI ALAN CADDE”